Alışılanlardan vazgeçmek ve yerine yenisini koymak çok zor. Bu bazen bir gözlük, bir ev, bir elbise, bazen anne, baba, evlat, hatta bazen para, bazen sevda...
Rüya gibi akıp giden zamanın ortasında bir yerde yokluğundan yok olmak mı vardı kaderde. Geç kalmış bir yaz yangınındayım. İçimde yanan, hiç sönmeden yanan hasretin...
Geceye gömdü şair beni... Karanlıkları yorgan diye örterek üstüme. Bir iç çekiş bıraktı geride, yürüdü yüreğime... Sür beni yıldızlara, koy beni gölgenin rengine. Köşedeki gölgeye...
Sevda geldi çaldı kapını, bir sonbahar sabahı Açtın kimse görmeden, gir dedin içeri Hoş geldin deyip, karşılık beklemeden Sen yağmur, sevgilin bir bulut Ne...
Gökyüzünün maviliğine , portakal çiçeğinin kokusuna, denizdeki dalgaya, ağaçtaki gölgeye… Sevgilinin vefalısına, kızımın gözündeki sevgiye, annemin yüreğindeki ezgiye, babamın yüzündeki saflığa… Sokaktaki tekire, tezgahtaki balığa, yol...
İki bahar, bir yaz ve bir koca kış…12 ay…52 hafta…365 gün…8760 saat…525.600 dk. ve 31.536.000 an. Zamanın senden ne kadar uzaklaştığı rakamlar...
Hayatta öyle olaylar var ki, hayatın akışını bir anda değiştiriverir. Ya öyle iyi, öyle güzel bir olaydır ki bir anda dünya pespembe olur yada...
27 nisan sabahı çalan telefonla uyanıyorum. Sanki biraz daha telaşlı çalıyor.Bir şeylerin yolunda olmadığını hemen anlıyorum. Çünkü arayan sen değilsin.Yankılanan sesle...